Bugün blog'un ("bloğun"...artık "ğ" harfi kullanılır mı kullanılmaz mı bilemedim...) birinci haftası doluyor, ve bununla birlikte resmi olarak başladığım diyetin ilk haftası bitiyor.
Vücudumda belirgin bir değişiklik olduğunu şu an için söyleyemiyorum pek, ama mide kaslarının ilk günlerde ağrıyıp sonraki günlerde ağrımadan sadece kasılması, ve son 1-2 gündür de gayet rahat bir biçimde günün sonunu getirebilmem en azından vücudün spora ilk haftadan da olsa alıştığının göstergesi bir şekilde tahmimince...Eee, patates iken yerden birşey kaldırmak bile bünyeye o anları zul gibi hissettirirken, şimdi tavşan gibi her tarafa atlayıp zıplayabiliyoruz :))
Sırt ağrım biraz olsun geçti, ama yarın ilk iş tüm ofis işlerini hallettikten sonra yatak seçimi yapabilmek için şehire inmek olacak sanırsam. Yatağın bugün sabah kalktıktan sonra içeriye doğru göçmüş olması, iki sene sonra ev içinde genel bir değişikliğe gidilmesinin zamanını geldiğini gösteriyor, ki aslında geç bile kaldım! :) Yarın tüm gün kalınlar giyip (hatta yapılabilirse kazak vs gibi kalın şeylerle terlemek sureti ile -isilik olmayacağım söz veriyorum!- ) ev temizliği yapmak ve sonrasında güzel bir para bayılarak bisiklet tekerleklerini değiştirmek gerekiyor. Günün arda kalan zamanında ise bir şekilde salona gidip çalışmayı aksatmadan bi 1.5-2 saat daha takılmam gerekecek gibi...
Gün çok yorucu ve uykulu geçti. Bilgisayar başında kelimenin tam anlamı ile "hiçbir şey yapmadan" dünya saat oturmak, her boş anda kalkamamak, etrafta dolanamamak çok zor. Göbekle yakın temasla da oluyorsunuz :)) "Emre sen de hiç yerinde durmuyorsun?!" ayarını yediğimden beri ben, göbeğim ve simitlerim ile birlikte bilgisayara direk 30 cm'lik uzaklıkta günü tamamlıyoruz. O sırt, göz ve baş ağrısı çekilecek cinsten değil. Dolayısı ile o yemek araları aslında çölde vaha bulunmuş gibi geliyor benim bünyeye açıkçası :) O aralardan biriydi bugün de, ve fakat ne yazık ki ofisten çıkamadım, gene 5 dakikalık bir alışveriş arası ile Salamibrötchen ile öğle arasını geçiştirmekle yetindim. Patronun bana yediğim için sabahtan aldığı minik elma, günün en şekerli anı oldu :))
Siz neler düşünürsünüz bilemiyorum, ama çayın içine konulan sütün değişik ve kendine bağlayıcı bir sihri olduğunu çok ciddi bir şekilde düşünmeye başladım :) İşin komik tarafı, şeker koymadığım çayın içerisine koyduğum yarım yağlı (1,5%) sütün etkisinin sanki çayı içine şeker koyulmuş bir hale çevirmesi...
Bu kadar güzel ve özel bir tadı neden önceden keşfedemedim, bu da benim hatam :) Ofis arkadaşımın "Hindistan'da herkes bu şekilde içiyor!" demesi çay üstündeki dar bilgimi az da olsun genişletti sayesinde :) Neyse, deneyin bence, çok fena bir tadı var ;) Şiddetle tavsiye!
Sinir ve ter dolu bir günden sonra kendimi şımartmanın vakti gelmişti! Yağlı birşeyler yiyip haftanın en ağır yemeğine kendimi gömmek kafamdaydı. Ama yolda giderken bütün düşüncelerim altüst oldu ve kendimi eve doğru sırf spor olsun diye 4-5 durak öncesinde inerken ve yürürken yol üzerinde Starbucks'a girerken buldum :)
![]() |
| Orangensaft - Salamikaesebagel - Frischkaesebagel |
Almanya'daki Starbucks'ların belki de en sevmediğim yani Istanbul'daki gibi sıkma portakal satışı yapmamaları. Vay arkadaş! Ne kadar hijyene ve temizliğe özen gösteren insanlar! PEhhh!!! (sinirlendim...) Kendime bir portakal suyu, bir Frischkasebagel (sürme peynirli bagel) ve Salamibagel (salamlı bagel) alarak hamır humur yedim. Allahım amma açtım ya...! Bagelleri kısa sürede bitirince yemeğin midemde yarattığı başlangıçtaki o ağırlık etkisi, daha sonra gene kendime küfür etmemle sonuçlandı. Hayatta alışamayacağım şeylernde biri de gerçektne çok aç olduğunda bir yemeği yavaş ve daha rahat sindirerek yiyeyemek...Buna da alışacağız ama ne yapalım ;) Tadı fena değil ama...Türkiye'den bir farklı yanı da bu bagellar. İstanbul'daki çoğu Starbucks'ta bu bagelları göremiyorum, olsa da dağıtsak tüm Starbucks'ları ;)
Bagellar tabii mideyi şişirdiğinden dolayı bir şekilde ikisini de yakmak gerekti ve bu da, yaklaşık 20 dakikalık bir dönüş yürüyüşünün beni bekliyor olması demekti :) Uzun zamandır kendime uygun bir kafe arıyordum, ki oraya devamlı gidebilmek, akşamları birer çay içip, kitap okumak/çizgiroman okuyabilmek ve devamlı olarak giderek oradaki çalışanlarla tanışıklık yaratmak...ya işte maksat Almanca konuşmak olsun, başka işimiz yok da hani :)Bir yer var devamlı gittiğim mesela, "Cafe Litfass"...ileriki yazılarda daha sonra bahsederim, orada da misal sigara içilmesi serbest olduğundan maşallah herkesle birlikte o güzel nikotin misssler gibi ooohhhh! akciğere işliyor, sonra üstünde güzel bir koku ile eve dönüyoruz, (tabii...o kokunun yanında Cacharel sürmek, Dior sürmek, Kenzo sürmek falan yalan olur yani!) sonuçta bundan bir şekilde kurtulmak gerek :) Minik bir kafe bulup içeriye konuçlandım ("konuçlanmak" / "konuşlanmak"...bunu da bilemedim henüz). Koca bir çayın sadece 1 yuro olması "vay arkadaş fenaymış be!" dedirtti ve oturtarak yeni Abdülcanbaz macerasına başlattı :) Öykü fena değil, ama bir Allahabad Elması değil...6 sayfadır karakterleri kavga ettiriyor Turhan Selçuk ve hala Abdülcanbaz'a giriş yapamadık...
Abdülcanbaz'ı bitiremeden mekandan kalktım ve yürüyerek eve geldim. Bisiklet olmayınca sevdiğim şeylerin başında geliyor yürümek. Paten / kaykay alternatifleri de var tabii, ama bir yararı olmayacaklarını düşündüğümden benden çoooo...kkk uzakta yatağın altında, bazanın en dibinde güzel ve rahat günlerimi bekliyorlar :)
| Bremen'in en güzel yanlarından biri de havanın saat 22:00 sularında kararıyor olması... |
Cuma da bitti. Pazar gelse de kendimi iyiden iyiye şımartsam ya...özledim kendimi dağıtarak yemeyi...
Geceye süzülmek için en hoş alternatiflerden biri Jazz. Güzel bir örneği için Miles Davis Quintet'e başvurabilirsiniz :)
![]() |
| Miles Davis: trompet John Coltrane: tenor saksofon Red Garland: piano Paul Chambers: kontrbas Philly Joe Jones: davul |
Emre
Bremen | Almanya
24.05.2013 - 23:40
(...bu gece erken mi yatsam acaba?)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder